Hatalarımızla Yüzleşmek

Written by

in

Aile ilişkileri çerçevesinde pek sağlıklı bir çocukluk geçirme şansı bulamadığım için hatalarımla olan ilişkim sancılı başlamıştı. Keşfetme duygumun yoğun olduğu bir dönemde, görece hatalarımla yargılandığım için suçluluk duygusuyla tanıştım. Bu duygu ister istemez hatalarıma yönelik bir bastırılmışlık hissini de beraberinde getirdi.

İlkokuldayken öğretmenimiz, bir hafta sonra kümeler hâlinde oturacağımızı söylemişti. Günü geldiğinde bunu arkadaşlarıma hatırlatıp sıraları düzenlediğimizde öğretmenimin ilk defa tepkisel bir tutumuna tanık oldum. Bütün sınıfın önünde suçluluk duygusunu iliklerime kadar hissettim.

Aile ve okul hayatımın hatalarımla olan ilişkime verdiği yön; uzun bir süre hatalarımdan kaçmama, onlara mazeret bulmama ve keşfetmek istediğim benden uzaklaşmama neden oldu. Bu da yetmezmiş gibi, bir işe heveslenip yapmak istediğimde “Sen yapamazsın.” peşin hükmüyle sınırlandırıldım. Adeta bir şeyi yapma ve merak etme özgürlüğüm elimden alınmıştı.

Ta ki ortaokulda, bir fen bilimleri dersinde öğretmenimin sorduğu soruya verdiğim cevaba kadar…

Kimsenin cevap verme cesaretini gösteremediği bu soruda hata yapma olasılığımın yüksek olduğunu düşünmeme rağmen cesaretimi topladım ve cevap verdim. Cevabımın doğru olduğunu öğrendiğimde öğretmenim beni sınıfın önünde onurlandırdı; ardından okuldaki diğer sınıflara ve öğretmenlere benden bahsetti. Bu deneyim, keşfetme dürtümü ve cesaretimi yeniden kazanmamı sağlamıştı.

Ancak önemli bir problem hâlâ önümde dağ gibi duruyordu: Hatalarımla yüzleşmek ve hata yaptığımda yaşadığım suçluluk duygusu.

Uzun bir süre bu problemle yaşamak durumunda kaldım. Bir gün okuduğum bir kitap, hatalarıma yönelik bakış açımda önemli bir kırılmaya neden oldu. Öğretmenim Morrie ile Salı Görüşmeleri kitabında ölüm döşeğindeki bir insanın, sonradan pişman olmamak için hatalarını kabul etmesi, onlardan gerekli dersleri çıkarması ve ardından onları serbest bırakması gerektiği vurgulanıyordu. Bu düşünce, kendime ve başkalarına karşı merhamet duygumu tetikledi.

Önce çocuk olan Emre’yi karşıma aldım ve onun elinden tuttum. Ona, “Sen yaşının gerektirdiği gibi davrandın. Bu, hata olarak adlandırılsa da sen yapman gerekeni yaptın.” dedim. Bu yüzden kendisini suçlamaması gerektiğini; isterse kendisini ve diğer insanları kusurlarına rağmen sevebileceğini ve affedebileceğini söyledim.

Bu yüzleşmeden sonra adeta içimde bir hafifleme hissettim.

Mesleğimi icra ettiğim yıllar boyunca bu hafifliğin verdiği bilinçle hareket ettim. Ders anlatmaya başlarken mükemmel biri olmadığımı ve benim de hatalar yapabileceğimi öğrencilerime söyledim. Hatalarımın bilincinde olarak her sezon kendimi biraz daha geliştirdim ve bilgi hâkimiyetimi artırdım.

Öğrencilerime sürekli olarak hata yapmaktan çekinmemeleri gerektiğini ve hata ihtimalinin hedeflerine doğru ilerlemelerinin önünde bir engel olmadığını vurguladım. Hata yapmamak için soru çözmeye çekinen öğrencilerimin mükemmeliyetçi yaklaşımlarını önce onları cesaretlendirerek aşmaya çalıştım. Ardından hatalarının korkunç olmadığını ve kusurluluğun insanın doğasında bulunduğunu benimseterek ekonomi gibi teknik bir alanı onlar için daha anlaşılır kılmaya gayret ettim.

Bir bebeğin yürümeye başlamadan önce defalarca düşmesine rağmen yeniden ayağa kalkıp adım atmaya devam etmesinin, insanın kendi doğasına uygun bir davranış biçimi olduğunu hatırlattım. Bunun, hedefleri doğrultusunda pes etmemeleri ve hatalarına rağmen denemeye devam etmeleri için bir ilham kaynağı olabileceğini anlattım.

Her öğrencim için geçerli olmasa da bazı öğrencilerimde bu farkındalığın oluştuğunu ve bunun maddi ve manevi sonuçlarını gözlemleme şansı buldum.

Şimdi düşünüyorum da insanın kusurlu doğasında bir hata sonucu edinilen bilincin, o hatadan ders alınmadan, hayata dair bir farkındalık ve sorumluluk oluşturmadan ne kadar ağırlığı olabilirdi?

Yorumlar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir