Yeterince kitap okuduğunuzu düşünüyor musunuz? Eğer okumuyorsanız ne kaybettiğinizi hiç düşündünüz mü?
Kitap okumanın lezzetini çok geç keşfetmiş biri olarak söyleyebilirim ki çok şey kaçırıyorsunuz! Yine de böyle bir lezzeti her an tadabilme imkânınızın olması güzel bir fırsat.
Lise yıllarımda bilinçli bir şekilde ilk kitabımı alıp okuduğumda duyduğum heyecanla, bu kadar geç kalmış olmanın pişmanlığını birlikte hissetmek ilginç bir deneyimdi. O yıllarda Doğan Kitap, bana önemli ölçüde hitap eden kitaplar yayımlıyordu. Verona Toprağı‘nı okuduğumda henüz gitme fırsatı bulamadığım Toskana bölgesine hayran olmuştum. Oraya gitme hayali hâlâ düşündükçe beni heyecanlandırır. Yalnızlıktan Devren Kiralık‘ı okuduğumda ise kalabalıklar içinde yaşadığım yalnızlığa adeta bir ayna bulmuştum.
İletişim Yayınları ile tanışmam Orhan Pamuk’un Kar kitabını okumamla başladı. Kitabı bitirdiğimde Türkiye’nin toplumsal ve siyasal koşullarına yönelik farklı bir bakış açısı keşfetme imkânı bulmuştum. Aslında bir anlamda içinde bulunduğum dünyanın sınırları genişliyor, düşüncelerimin sığlıktan uzaklaşmaya başladığını hissediyordum. Yeni okumayı öğrenen bir çocuğun, yazıları anlamlandırabildiğini fark ettiği anda yaşadığı tarifi imkânsız hazzı bir nebze de olsa hissediyordum belki.
Üniversite yıllarımda okuma sürecim yoğunlaştı ve farklı ilgi alanlarına doğru genişledi. Klasikler, felsefe ve siyaset ağırlıklı okumalar yaparken edebî eserleri, özellikle şiir kitaplarını ihmal etmiyordum. Bir noktadan sonra çizgi roman merakım arttı. Red Kit okumaya başladım, ardından Corto Maltese ile tanıştım.
Corto Maltese’nin hâlâ birkaç cildini bilerek okumuyorum. Çünkü ondan aldığım lezzetin bitmesini istemiyorum. Yıllandıkça değerlenen bir içki misali saklıyorum onları. Yapı Kredi Yayınları yalnızca altı cildini yayımladı ve kalan ciltleri yayımlamadan basımı durdurdu. Bunu kabullenmek biraz zor oldu ama elden ne gelir? Şimdi sahaflarda Dost Kitabevi’nin eski basımlarını bulmaya çalışıyorum.
Okumadığım zamanları düşündüğümde ise eziliyorum. Çünkü okumadan fikir sahibi olmuşum gibi sürekli konuştuğumu hatırlıyor ve bundan utanıyorum.
Zülfü Livaneli bir anısında, Çetin Altan’ın “okumayanların fikri olamaz” minvalindeki düşüncesine ilk zamanlarda temkinli yaklaştığını, ancak zamanla ona hak verdiğini anlatıyordu. Bir halterci nasıl geliştirdiği kasları sayesinde yüksek ağırlıkların altına girebiliyorsa insan da ağır fikirlerin altına zihinsel kaslarını geliştirerek, yani okuyarak girebilir diye ekliyordu.
Bu benzetmeyi düşündükçe kitapların çok yönlü bir etkisi olduğunu daha iyi anlıyorum. Kitap bazen okura bir fikrin altına girebilme cesareti veriyor, bazen bir kilidi açan anahtara dönüşüyor, bazen de insanın düşünsel sınırlarını genişleterek daha önce varlığından bile haberdar olmadığı ihtimalleri görmesini sağlıyor.
Belki de mesele yalnızca bilgiye ulaşmak değil, bilginin bir oya gibi işlenmesi ve özümsenmesidir.
Kitap okuma meselesine toplumsal gözlemlerim açısından baktığımda ise başka bir değişim görüyorum. Benim gençliğimde, en azından içinde bulunduğum çevrede, kitap okuyan insana saygı duyulduğunu ve okumayanların bunu bir eksiklik olarak görebildiğini hatırlıyorum. Bugün ise aynı kültürel hassasiyeti gözlemleyemiyorum. Bir siyaset bilimci ve uzun yıllar iktisat eğitimi vermiş biri olarak; teknolojinin gündelik hayata giderek daha fazla nüfuz etmesi, başarı ve statü algısındaki dönüşüm ve bilgiye ulaşma biçimlerimizin yapay zekânın da hayatımıza girmesiyle farklılaşması gibi pek çok unsurun bu değişimde payı olabileceğini düşünüyorum.
Özellikle çocukların ve gençlerin ekranla kurdukları orantısız ilişki üzerinde durmaya değer. Uzun yıllardır öğrencilerle çalışan bir eğitimci olarak, öğrencilerimin uzun metinleri okumakta ve dikkatlerini metin üzerinde sürdürmekte zorlandıklarına ilişkin serzenişlerini giderek daha sık duyuyorum. Kendi gözlemlerim de benzer yönde. Bu durumun tek nedeninin ekranla kurulan ilişki olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak ekranla kurduğumuz ilişkinin okuma alışkanlıklarının değişmesinde payı olabileceğini düşünüyorum.
Bununla birlikte kitap okumak yalnızca insanın kimlik ve düşünce dünyasının gelişimi açısından değil, eğitim hayatı açısından da giderek daha önemli bir unsur hâline geliyor.
LGS gibi sınavlarda öğrencilerden soruyu odaklanarak okumaları, verilen bağlamı anlamaları, farklı bilgiler arasında ilişki kurmaları ve mantıksal çıkarımda bulunmaları bekleniyor. Bu çerçevede bilgiyi ezberlemek veya mekanik biçimde soru çözmek, sınavda başarılı olmak için tek başına yeterli olmuyor.
Yine de kitap okumayı yalnızca sınav başarısı, eğitim hayatı ya da bize sağlayacağı herhangi bir fayda üzerinden değerlendirmek büyük bir haksızlık olur.
Çünkü okudukça hayatınız boyunca belki hiç karşılaşamayacağınız karakterleri tanıyorsunuz. Onların hayatlarına tanık oluyor, hiç göremeyeceğiniz coğrafyalarda dolaşıyor, başka kültürlerin ve zamanların içine giriyorsunuz. Bütün bunları kendi hayal gücünüzle yoğuruyor ve bir süreliğine kendi hayatınızın sınırlarının dışına çıkarak kitap okumanın dayanılmaz hafifliğine erişiyorsunuz.
Kitap okumasaydım Corto Maltese’nin maceralarına tanık olmayacaktım. Onun bohem hayatını kıskanmayacak, insanlarla kurduğu iletişim sanatına hayranlıkla bakmayacaktım.
Ve belki de en önemlisi, bir zamanlar okumaya bu kadar geç kaldığım için üzülürken, yıllar sonra sevdiğim bir kitabın bitmesine kıyamayacak kadar okumayı sevebileceğimi hiç öğrenemeyecektim.

Bir yanıt yazın