Lisans ikinci sınıftaydım. Henüz üzerinde yeterince hâkimiyet kuramadığım bazı lisans derslerini, bir açıköğretim kursunda benimle aynı yaşta ve benden yaşça büyük olan başka öğrencilere anlatma sorumluluğuyla karşı karşıya kaldım. O günlerde bunun benim için yalnızca bir öğretme deneyimi değil, aynı zamanda öğrenmeyi öğrenme sürecimin başlangıcı olduğunun henüz farkında değildim.
İlk zamanlarda bildiklerimi aktarmaya çalışıyordum. Fakat öğrencilerimin soruları karşısında zorlandığımı fark etmeye başladım. Bir şeyi anlatabiliyor olmakla gerçekten anlamış olmak arasında önemli bir fark vardı.
Bir şeylerin yolunda gitmediği açıktı.
Bu noktada sistemi, öğretim yöntemlerini ya da öğrencileri suçlamak yerine kendime dönmeyi tercih ettim. Bugünden geriye baktığımda, lisans ve öncesindeki öğrenim hayatımda anlamaya çalışmaktan çok ezberlemeye yaslandığımı görebiliyorum. Bilgiyi zihnimde gerçekten özümsemek yerine, sınavı geçmeyi sağlayacak kadarını öğrenmenin yeterli olduğunu düşünmüştüm.
Oysa bir bilgiyi başkasına anlatmaya çalıştığımda ezberin ne kadar kırılgan olduğunu fark ettim.
Bunun üzerine anlatacağım konuyu önce kendim anlamaya ve özümsemeye başladım. Öğrencilerimin hangi soruları sorabileceğini düşünerek sorular hazırladım. Konular arasındaki ilişkileri gösterebilmek için zihin haritaları oluşturdum. Güncel örneklerden yararlandım. Karmaşık gördüğüm konuları daha sade bir dille anlatmaya çalıştım. Kısa özetler hazırladım, tek sayfalık çalışmalar yaptım, sunumlar oluşturdum ve çıkmış soruları bir referans olarak yeniden ele aldım.
Çünkü artık kendime şu soruyu soruyordum:
“Ben bunu nasıl anlaşılır kılabilirim?”
Bir süre sonra bu sorunun yanına bir soru daha eklendi:
“Bunu başka nasıl anlatabilirim?”
Bu küçük değişiklik, öğretmenlik anlayışımda büyük bir dönüşüm başlattı.
Çünkü öğrencilerimin yaşanmışlıklarının, sosyokültürel çevrelerinin, ön bilgilerinin ve öğrenmeye ilişkin deneyimlerinin birbirinden farklı olduğunu fark etmeye başlamıştım. Bir öğrenci için açık olan bir konu, bir başkası için anlaşılması güç olabiliyordu.
Dolayısıyla tek bir anlatım biçiminin bütün öğrenciler için yeterli olmasını beklemek yerine kendi öğretme biçimimi esnetmeye başladım.
Bir süre sonra sınıfta gözlerime temas eden o “anladım” bakışlarının arttığını fark ettim.
İlginç olan yalnızca öğrencilerimin değişmesi değildi.
Ben de değişiyordum.
Derslerimdeki gelişimin yanında kendi akademik başarımda da belirgin bir artış olduğunu gördüm. Artık konular arasındaki ilişkileri daha rahat kuruyor, soruların nasıl üretildiğini daha iyi kavrıyor, öğrendiğim bilgiyi farklı bağlamlarda kullanabiliyordum.
Hayatımda bir kırılma anıydı.
Öğrenmeyi öğrenmiştim ve bunun öğretme sürecimin kilidini açan anahtar olduğunu fark etmiştim.
Sonra bir başka şeyi daha keşfettim.
Bilgiyi öğrencinin anlayabileceği farklı yollarla aktarabilmek yalnızca öğrenmeyi kolaylaştırmıyordu. Öğrencinin “Ben bunu yapabiliyorum.” duygusunu da güçlendiriyordu.
Bir öğrencinin kendine olan güvenindeki küçük bir artışın, öğretmenin içinde büyük bir mutluluğa dönüşebildiğini o zaman daha iyi anladım.
İşimin gereği farklı şehirlere seyahat ettiğim, uzun yollar yaptığım dönemler oldu. Bedenim yorgunluğu bana hatırlatsa da yaptığım işin anlamlı olduğunu hissetmek bir ağrı kesici görevi görüyordu.
Yıllar sonra Marcus Aurelius’u okuduğumda, bu duygunun bende neden karşılık bulduğunu daha iyi anlamaya başladım. Aurelius’un insanın kendi eylemlerini ve eğilimlerini yönetmesiyle mutluluk arasında kurduğu ilişki, benim için de anlamlıydı.
Ben bunu eğitim bağlamında şöyle yorumluyorum:
İnsanın üzerine düşen işi hakkıyla yapması, yalnızca bir sorumluluğu yerine getirmek değil, aynı zamanda yaptığı işin anlamını yaşayabilmesinin yollarından biridir.
Ben öğrencilerimden bunun karşılığında özel bir şey beklemedim. Fakat aldığım en güzel karşılık, onların gözlerinde gördüğüm anlaşılma hissi ve zamanla artan özgüvenleri oldu.
Buradan bugün eğitim üzerine düşündüğüm daha geniş bir meseleye geliyorum.
Bence öğrenci, eğitim sisteminin ve onun bileşenlerinin karşısında yalnızca bilgiyi alan edilgen bir nesne olarak görülmemeli; kendi öğrenme sürecinin öznesi olarak kabul edilmelidir.
Çünkü öğrenciyi özne olarak kabul eden öğretmen, yalnızca bilgiyi aktarmakla yetinemez. Öğrencinin soru sorabileceği, düşünebileceği, hata yapabileceği, kendi cevabını oluşturabileceği ve gerektiğinde farklı yollar deneyebileceği bir öğrenme alanı oluşturma sorumluluğunu üstlenir.
Reggio Emilia yaklaşımından ilhamla düşündüğümde öğretmenin rolünü de burada farklı bir biçimde görüyorum. Öğretmen yalnızca öğrencinin sorularına cevap veren kişi değil; öğrencinin kendi sorularının peşinden gidebilmesine, cevaplarını kendisinin keşfedebilmesine ve öğrenme sürecine aktif biçimde katılabilmesine imkân veren ortamı hazırlayan kişidir.
Bu yaklaşım, öğretmenin sorumluluğunu azaltmaz.
Aksine öğretmenden daha fazlasını talep eder.
Çünkü öğrencinin öğrenme alanını genişletebilmek için önce öğretmenin kendi öğretme alanını genişletmesi gerekir.
Öğretmenin pedagojik repertuvarı ne kadar dar ise öğrencinin karşılaşabileceği öğrenme yolları da o kadar daralır. Öğretmen kendisini geliştirdikçe farklı ihtiyaçları fark etme, farklı yöntemler deneme ve gerektiğinde kendi öğretme biçimini değiştirme kapasitesi kazanır.
Böylece öğrenci, öğretmenin tek bir anlatım biçimine uyum sağlamak zorunda kalmaz.
Öğretmenin gelişimi, öğrencinin öğrenme alanını genişletir.
Elbette eğitimde yaşanan bütün sorunların sorumluluğunu öğretmene yüklemek mümkün değildir. Eğitim politikaları, okul kültürü, aile, ekonomik ve sınıfsal koşullar, müfredat ve daha pek çok değişken öğrenme sürecinin parçasıdır. Bu yapısal sorunların görmezden gelinmesini doğru bulmuyorum.
Fakat yapısal sorunların varlığı, öğretmenin kendi sorumluluk alanındaki gelişimden vazgeçmesini de gerektirmiyor.
Belki de burada kendimize şu soruyu sormalıyız:
“Değiştiremeyeceğim şeylerin ne kadarını konuşuyor, değiştirebileceğim şeylerin ne kadarını yapıyorum?”
Ben bugün öğretmenliğe bu soruyla bakıyorum.
Bir öğretmenin her sorunu çözmesini beklemiyorum. Her öğrencinin öğrenmesini tek başına sağlayabileceğine de inanmıyorum. Fakat öğretme sorumluluğunu kendi iradesiyle üstlenmiş bir insanın, bu sorumluluğu hakkıyla yerine getirebilmek için kendisini geliştirmeye devam etmesi gerektiğine inanıyorum.
Çünkü öğretmenin kendi öğretme biçimini geliştirebilmesinin yolu, merak duygusunu ve öğrenme arzusunu canlı tutmasından geçiyor.
Bu yazıyı öğretmenlere öğüt vermek gibi bir amaçla kaleme almadım. Aksine, yıllar önce kendi öğretmenliğimde yaşadığım bir kırılmayı hatırlamak ve bugün o kırılmanın bende bıraktığı izi görünür kılmak için yazdım.
Eğer bu yazı bir öğretmenin yarın sınıfa girdiğinde bir an durup,
“Acaba bunu başka nasıl anlatarak daha kapsayıcı olabilirim?”
diye düşünmesine vesile olursa, benim için amacına ulaşmış olacaktır.
Tüm öğretmenlerin emeğine saygıyla.
Bir yanıt yazın