Kategori: Uncategorized

  • Hedef Uğruna Hayatı Iskalamamak

    Hedef Uğruna Hayatı Iskalamamak

    Alice Harikalar Diyarında kitabının bir bölümünde şöyle bir diyalog geçer:

    “Lütfen söyler misiniz, buradan hangi yöne gitmeliyim?”

    “Bu, büyük ölçüde nereye varmak istediğine bağlı,” dedi Kedi.

    “Neresi olduğu pek umurumda değil…” dedi Alice.

    “O hâlde hangi yöne gittiğinin de bir önemi yok,” dedi Kedi.

    “…yeter ki bir yere varayım,” diye ekledi Alice.

    “Yeterince uzun yürürsen,” dedi Kedi, “bir yere varacağından emin olabilirsin.”

    Lewis Carroll, Alice Harikalar Diyarında — özgün İngilizce metinden Türkçe aktarım.

    Yetişkin olma yolunda yaş alan biri olarak bu çocuk kitabını ilk okuduğumda bu diyalogdan çok etkilenmiştim. Açıkçası o dönemler geleceğime dair belirsizliğin hâkim olduğu, nereye doğru yöneleceğime karar veremediğim ve arafta kaldığım bir dönemdi. Kendime bir üniversite ve bölüm seçmeli, mezun olduktan sonra ne yapmak istediğimi belirginleştirmeliydim. Tabii o yaşımda geleceği öngörüp böyle bir karar almak, takdir edersiniz ki pek de kolay değildi.

    Ancak kitaptaki bu diyaloğun verdiği cesaretle ailemden oldukça uzak, daha önce hiç görmediğim bir şehre gitmeye karar verdim. Bu şehirde depremin acıları hâlâ tazeydi ve fiziki koşullar kısıtlıydı. Görece iş bulma imkânı sınırlı olan ama oldukça ilgi duyduğum ve akademik olarak uzmanlaşmak istediğim bir bölümü tercih ettim. Kısacası kolay olmayacağını bildiğim bir yolu seçtim. En azından bir karar vermiştim ve kararımın arkasında durmalıydım.

    Tabii ki hiç kolay olmadı.

    Ailevi koşullarımın maddi ve manevi yönden istikrarsız olması, ikinci sınıfta çalışmak zorunda kalmama neden oldu. Henüz yaşadıklarımı anlamlandırabilecek kadar olgunlaşamadığım bir dönemde bazı ailevi sorumluluklar da üstlendim. Günde yaklaşık dört-beş saat uykuyla hem akademik hem de çalışma hayatına dair sorumluluklarımı yerine getirmeye çalışıyordum. Kendime ayırabileceğim zaman oldukça kısıtlıydı.

    Bu sürecin üzerimde yarattığı baskı, elbette istemeden ve farkında olmadan hatalar yapmama ve edindiğim bazı değerlere sahip çıkamamama neden oldu. Ancak hatalarımla yüzleşebildiğim ve sahip olduğum değerleri anlamlandırabildiğim ölçüde hayatın farkına varmaya çalıştım.

    Evet, yoğun ve yıpratıcı bir çalışma sürecindeydim ama çalışarak kazandığım parayla ilk saatimi almanın verdiği hazzı kelimelerle ifade etmek yetersiz kalacaktır.

    Bugün geriye baktığımda beni yola çıkaran şeyin baştan belirlediğim hedef olduğunu söyleyebilirim. Fakat yürüdükçe, hedefe ulaşmak kadar yol boyunca karşıma çıkan hayatın ayrıntılarını fark etmenin de önemli olduğunu öğreniyordum.

    Kendi bölümümde akademisyen olmayı ve uzmanlaşmayı çok istiyordum. Bununla birlikte, mecbur kalarak başladığım işimi de çok seviyordum ve orada kendimi geliştirme fırsatı buluyordum. Sürekli okuyor ve araştırıyordum. Yüksek lisans mülakatlarım bu sayede verimli geçmişti. Ancak çalışma koşullarımın ağırlığı lisansüstü eğitimimi uzatmama neden oldu ve doktora tezimi tamamladığımda birkaç yılımı fazladan feda etmiştim bile.

    Elbette öngördüklerimizle gerçekleşenler her zaman örtüşmeyebiliyor.

    Burada bir noktayı netleştirmem gerektiğini fark ettim. Hedeflerimiz olabilir ve onlara ulaşmayı arzulayabiliriz. Ancak hedefe kilitlenirken hayata dair bazı ayrıntıları kaçırma ihtimalimizi ne kadar dikkate alıyoruz? Hedefler yalnızca varmak istediğimiz yeri mi gösterir, yoksa yürürken hayatın ayrıntılarını keşfetmemize de yardımcı olabilir mi?

    Hâlâ bir yere vardığımı iddia etmesem de bu yolda deneyimlediklerimin, sorguladıklarımın ve hissettiklerimin hayatın ta kendisi olduğunu düşünüyorum. Belki henüz hayallerime ulaşamadım ama onlara ulaşmaya çalışırken attığım bazı adımlardan tat almayı, bazılarından ise ders çıkarmayı ihmal etmedim. Çünkü o tatlar ve derslerdir aslında hayatı yaşanabilir kılan.

    Gençken, yolun başında Alice’den ilhamla belirlediğim hedef bana hangi yöne doğru yürüyeceğimi göstermişti. Yıllar sonra geriye baktığımda ise o hedefin beni yalnızca bir yere ulaştırmak için değil, yürüdüğüm yolu ve o yolun bana sunduklarını fark edebilmek için de yola çıkardığını görüyorum.

  • Kitap Okumanın Dayanılmaz Hafifliği

    Kitap Okumanın Dayanılmaz Hafifliği

    Yeterince kitap okuduğunuzu düşünüyor musunuz? Eğer okumuyorsanız ne kaybettiğinizi hiç düşündünüz mü?

    Kitap okumanın lezzetini çok geç keşfetmiş biri olarak söyleyebilirim ki çok şey kaçırıyorsunuz! Yine de böyle bir lezzeti her an tadabilme imkânınızın olması güzel bir fırsat.

    Lise yıllarımda bilinçli bir şekilde ilk kitabımı alıp okuduğumda duyduğum heyecanla, bu kadar geç kalmış olmanın pişmanlığını birlikte hissetmek ilginç bir deneyimdi. O yıllarda Doğan Kitap, bana önemli ölçüde hitap eden kitaplar yayımlıyordu. Verona Toprağı‘nı okuduğumda henüz gitme fırsatı bulamadığım Toskana bölgesine hayran olmuştum. Oraya gitme hayali hâlâ düşündükçe beni heyecanlandırır. Yalnızlıktan Devren Kiralık‘ı okuduğumda ise kalabalıklar içinde yaşadığım yalnızlığa adeta bir ayna bulmuştum.

    İletişim Yayınları ile tanışmam Orhan Pamuk’un Kar kitabını okumamla başladı. Kitabı bitirdiğimde Türkiye’nin toplumsal ve siyasal koşullarına yönelik farklı bir bakış açısı keşfetme imkânı bulmuştum. Aslında bir anlamda içinde bulunduğum dünyanın sınırları genişliyor, düşüncelerimin sığlıktan uzaklaşmaya başladığını hissediyordum. Yeni okumayı öğrenen bir çocuğun, yazıları anlamlandırabildiğini fark ettiği anda yaşadığı tarifi imkânsız hazzı bir nebze de olsa hissediyordum belki.

    Üniversite yıllarımda okuma sürecim yoğunlaştı ve farklı ilgi alanlarına doğru genişledi. Klasikler, felsefe ve siyaset ağırlıklı okumalar yaparken edebî eserleri, özellikle şiir kitaplarını ihmal etmiyordum. Bir noktadan sonra çizgi roman merakım arttı. Red Kit okumaya başladım, ardından Corto Maltese ile tanıştım.

    Corto Maltese’nin hâlâ birkaç cildini bilerek okumuyorum. Çünkü ondan aldığım lezzetin bitmesini istemiyorum. Yıllandıkça değerlenen bir içki misali saklıyorum onları. Yapı Kredi Yayınları yalnızca altı cildini yayımladı ve kalan ciltleri yayımlamadan basımı durdurdu. Bunu kabullenmek biraz zor oldu ama elden ne gelir? Şimdi sahaflarda Dost Kitabevi’nin eski basımlarını bulmaya çalışıyorum.

    Okumadığım zamanları düşündüğümde ise eziliyorum. Çünkü okumadan fikir sahibi olmuşum gibi sürekli konuştuğumu hatırlıyor ve bundan utanıyorum.

    Zülfü Livaneli bir anısında, Çetin Altan’ın “okumayanların fikri olamaz” minvalindeki düşüncesine ilk zamanlarda temkinli yaklaştığını, ancak zamanla ona hak verdiğini anlatıyordu. Bir halterci nasıl geliştirdiği kasları sayesinde yüksek ağırlıkların altına girebiliyorsa insan da ağır fikirlerin altına zihinsel kaslarını geliştirerek, yani okuyarak girebilir diye ekliyordu.

    Bu benzetmeyi düşündükçe kitapların çok yönlü bir etkisi olduğunu daha iyi anlıyorum. Kitap bazen okura bir fikrin altına girebilme cesareti veriyor, bazen bir kilidi açan anahtara dönüşüyor, bazen de insanın düşünsel sınırlarını genişleterek daha önce varlığından bile haberdar olmadığı ihtimalleri görmesini sağlıyor.

    Belki de mesele yalnızca bilgiye ulaşmak değil, bilginin bir oya gibi işlenmesi ve özümsenmesidir.

    Kitap okuma meselesine toplumsal gözlemlerim açısından baktığımda ise başka bir değişim görüyorum. Benim gençliğimde, en azından içinde bulunduğum çevrede, kitap okuyan insana saygı duyulduğunu ve okumayanların bunu bir eksiklik olarak görebildiğini hatırlıyorum. Bugün ise aynı kültürel hassasiyeti gözlemleyemiyorum. Bir siyaset bilimci ve uzun yıllar iktisat eğitimi vermiş biri olarak; teknolojinin gündelik hayata giderek daha fazla nüfuz etmesi, başarı ve statü algısındaki dönüşüm ve bilgiye ulaşma biçimlerimizin yapay zekânın da hayatımıza girmesiyle farklılaşması gibi pek çok unsurun bu değişimde payı olabileceğini düşünüyorum.

    Özellikle çocukların ve gençlerin ekranla kurdukları orantısız ilişki üzerinde durmaya değer. Uzun yıllardır öğrencilerle çalışan bir eğitimci olarak, öğrencilerimin uzun metinleri okumakta ve dikkatlerini metin üzerinde sürdürmekte zorlandıklarına ilişkin serzenişlerini giderek daha sık duyuyorum. Kendi gözlemlerim de benzer yönde. Bu durumun tek nedeninin ekranla kurulan ilişki olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak ekranla kurduğumuz ilişkinin okuma alışkanlıklarının değişmesinde payı olabileceğini düşünüyorum.

    Bununla birlikte kitap okumak yalnızca insanın kimlik ve düşünce dünyasının gelişimi açısından değil, eğitim hayatı açısından da giderek daha önemli bir unsur hâline geliyor.

    LGS gibi sınavlarda öğrencilerden soruyu odaklanarak okumaları, verilen bağlamı anlamaları, farklı bilgiler arasında ilişki kurmaları ve mantıksal çıkarımda bulunmaları bekleniyor. Bu çerçevede bilgiyi ezberlemek veya mekanik biçimde soru çözmek, sınavda başarılı olmak için tek başına yeterli olmuyor.

    Yine de kitap okumayı yalnızca sınav başarısı, eğitim hayatı ya da bize sağlayacağı herhangi bir fayda üzerinden değerlendirmek büyük bir haksızlık olur.

    Çünkü okudukça hayatınız boyunca belki hiç karşılaşamayacağınız karakterleri tanıyorsunuz. Onların hayatlarına tanık oluyor, hiç göremeyeceğiniz coğrafyalarda dolaşıyor, başka kültürlerin ve zamanların içine giriyorsunuz. Bütün bunları kendi hayal gücünüzle yoğuruyor ve bir süreliğine kendi hayatınızın sınırlarının dışına çıkarak kitap okumanın dayanılmaz hafifliğine erişiyorsunuz.

    Kitap okumasaydım Corto Maltese’nin maceralarına tanık olmayacaktım. Onun bohem hayatını kıskanmayacak, insanlarla kurduğu iletişim sanatına hayranlıkla bakmayacaktım.

    Ve belki de en önemlisi, bir zamanlar okumaya bu kadar geç kaldığım için üzülürken, yıllar sonra sevdiğim bir kitabın bitmesine kıyamayacak kadar okumayı sevebileceğimi hiç öğrenemeyecektim.

  • Öğrenmeyi Öğrenmek

    Lisans ikinci sınıftaydım. Henüz üzerinde yeterince hâkimiyet kuramadığım bazı lisans derslerini, bir açıköğretim kursunda benimle aynı yaşta ve benden yaşça büyük olan başka öğrencilere anlatma sorumluluğuyla karşı karşıya kaldım. O günlerde bunun benim için yalnızca bir öğretme deneyimi değil, aynı zamanda öğrenmeyi öğrenme sürecimin başlangıcı olduğunun henüz farkında değildim.

    İlk zamanlarda bildiklerimi aktarmaya çalışıyordum. Fakat öğrencilerimin soruları karşısında zorlandığımı fark etmeye başladım. Bir şeyi anlatabiliyor olmakla gerçekten anlamış olmak arasında önemli bir fark vardı.

    Bir şeylerin yolunda gitmediği açıktı.

    Bu noktada sistemi, öğretim yöntemlerini ya da öğrencileri suçlamak yerine kendime dönmeyi tercih ettim. Bugünden geriye baktığımda, lisans ve öncesindeki öğrenim hayatımda anlamaya çalışmaktan çok ezberlemeye yaslandığımı görebiliyorum. Bilgiyi zihnimde gerçekten özümsemek yerine, sınavı geçmeyi sağlayacak kadarını öğrenmenin yeterli olduğunu düşünmüştüm.

    Oysa bir bilgiyi başkasına anlatmaya çalıştığımda ezberin ne kadar kırılgan olduğunu fark ettim.

    Bunun üzerine anlatacağım konuyu önce kendim anlamaya ve özümsemeye başladım. Öğrencilerimin hangi soruları sorabileceğini düşünerek sorular hazırladım. Konular arasındaki ilişkileri gösterebilmek için zihin haritaları oluşturdum. Güncel örneklerden yararlandım. Karmaşık gördüğüm konuları daha sade bir dille anlatmaya çalıştım. Kısa özetler hazırladım, tek sayfalık çalışmalar yaptım, sunumlar oluşturdum ve çıkmış soruları bir referans olarak yeniden ele aldım.

    Çünkü artık kendime şu soruyu soruyordum:

    “Ben bunu nasıl anlaşılır kılabilirim?”

    Bir süre sonra bu sorunun yanına bir soru daha eklendi:

    “Bunu başka nasıl anlatabilirim?”

    Bu küçük değişiklik, öğretmenlik anlayışımda büyük bir dönüşüm başlattı.

    Çünkü öğrencilerimin yaşanmışlıklarının, sosyokültürel çevrelerinin, ön bilgilerinin ve öğrenmeye ilişkin deneyimlerinin birbirinden farklı olduğunu fark etmeye başlamıştım. Bir öğrenci için açık olan bir konu, bir başkası için anlaşılması güç olabiliyordu.

    Dolayısıyla tek bir anlatım biçiminin bütün öğrenciler için yeterli olmasını beklemek yerine kendi öğretme biçimimi esnetmeye başladım.

    Bir süre sonra sınıfta gözlerime temas eden o “anladım” bakışlarının arttığını fark ettim.

    İlginç olan yalnızca öğrencilerimin değişmesi değildi.

    Ben de değişiyordum.

    Derslerimdeki gelişimin yanında kendi akademik başarımda da belirgin bir artış olduğunu gördüm. Artık konular arasındaki ilişkileri daha rahat kuruyor, soruların nasıl üretildiğini daha iyi kavrıyor, öğrendiğim bilgiyi farklı bağlamlarda kullanabiliyordum.

    Hayatımda bir kırılma anıydı.

    Öğrenmeyi öğrenmiştim ve bunun öğretme sürecimin kilidini açan anahtar olduğunu fark etmiştim.

    Sonra bir başka şeyi daha keşfettim.

    Bilgiyi öğrencinin anlayabileceği farklı yollarla aktarabilmek yalnızca öğrenmeyi kolaylaştırmıyordu. Öğrencinin “Ben bunu yapabiliyorum.” duygusunu da güçlendiriyordu.

    Bir öğrencinin kendine olan güvenindeki küçük bir artışın, öğretmenin içinde büyük bir mutluluğa dönüşebildiğini o zaman daha iyi anladım.

    İşimin gereği farklı şehirlere seyahat ettiğim, uzun yollar yaptığım dönemler oldu. Bedenim yorgunluğu bana hatırlatsa da yaptığım işin anlamlı olduğunu hissetmek bir ağrı kesici görevi görüyordu.

    Yıllar sonra Marcus Aurelius’u okuduğumda, bu duygunun bende neden karşılık bulduğunu daha iyi anlamaya başladım. Aurelius’un insanın kendi eylemlerini ve eğilimlerini yönetmesiyle mutluluk arasında kurduğu ilişki, benim için de anlamlıydı.

    Ben bunu eğitim bağlamında şöyle yorumluyorum:

    İnsanın üzerine düşen işi hakkıyla yapması, yalnızca bir sorumluluğu yerine getirmek değil, aynı zamanda yaptığı işin anlamını yaşayabilmesinin yollarından biridir.

    Ben öğrencilerimden bunun karşılığında özel bir şey beklemedim. Fakat aldığım en güzel karşılık, onların gözlerinde gördüğüm anlaşılma hissi ve zamanla artan özgüvenleri oldu.

    Buradan bugün eğitim üzerine düşündüğüm daha geniş bir meseleye geliyorum.

    Bence öğrenci, eğitim sisteminin ve onun bileşenlerinin karşısında yalnızca bilgiyi alan edilgen bir nesne olarak görülmemeli; kendi öğrenme sürecinin öznesi olarak kabul edilmelidir.

    Çünkü öğrenciyi özne olarak kabul eden öğretmen, yalnızca bilgiyi aktarmakla yetinemez. Öğrencinin soru sorabileceği, düşünebileceği, hata yapabileceği, kendi cevabını oluşturabileceği ve gerektiğinde farklı yollar deneyebileceği bir öğrenme alanı oluşturma sorumluluğunu üstlenir.

    Reggio Emilia yaklaşımından ilhamla düşündüğümde öğretmenin rolünü de burada farklı bir biçimde görüyorum. Öğretmen yalnızca öğrencinin sorularına cevap veren kişi değil; öğrencinin kendi sorularının peşinden gidebilmesine, cevaplarını kendisinin keşfedebilmesine ve öğrenme sürecine aktif biçimde katılabilmesine imkân veren ortamı hazırlayan kişidir.

    Bu yaklaşım, öğretmenin sorumluluğunu azaltmaz.

    Aksine öğretmenden daha fazlasını talep eder.

    Çünkü öğrencinin öğrenme alanını genişletebilmek için önce öğretmenin kendi öğretme alanını genişletmesi gerekir.

    Öğretmenin pedagojik repertuvarı ne kadar dar ise öğrencinin karşılaşabileceği öğrenme yolları da o kadar daralır. Öğretmen kendisini geliştirdikçe farklı ihtiyaçları fark etme, farklı yöntemler deneme ve gerektiğinde kendi öğretme biçimini değiştirme kapasitesi kazanır.

    Böylece öğrenci, öğretmenin tek bir anlatım biçimine uyum sağlamak zorunda kalmaz.

    Öğretmenin gelişimi, öğrencinin öğrenme alanını genişletir.

    Elbette eğitimde yaşanan bütün sorunların sorumluluğunu öğretmene yüklemek mümkün değildir. Eğitim politikaları, okul kültürü, aile, ekonomik ve sınıfsal koşullar, müfredat ve daha pek çok değişken öğrenme sürecinin parçasıdır. Bu yapısal sorunların görmezden gelinmesini doğru bulmuyorum.

    Fakat yapısal sorunların varlığı, öğretmenin kendi sorumluluk alanındaki gelişimden vazgeçmesini de gerektirmiyor.

    Belki de burada kendimize şu soruyu sormalıyız:

    “Değiştiremeyeceğim şeylerin ne kadarını konuşuyor, değiştirebileceğim şeylerin ne kadarını yapıyorum?”

    Ben bugün öğretmenliğe bu soruyla bakıyorum.

    Bir öğretmenin her sorunu çözmesini beklemiyorum. Her öğrencinin öğrenmesini tek başına sağlayabileceğine de inanmıyorum. Fakat öğretme sorumluluğunu kendi iradesiyle üstlenmiş bir insanın, bu sorumluluğu hakkıyla yerine getirebilmek için kendisini geliştirmeye devam etmesi gerektiğine inanıyorum.

    Çünkü öğretmenin kendi öğretme biçimini geliştirebilmesinin yolu, merak duygusunu ve öğrenme arzusunu canlı tutmasından geçiyor.

    Bu yazıyı öğretmenlere öğüt vermek gibi bir amaçla kaleme almadım. Aksine, yıllar önce kendi öğretmenliğimde yaşadığım bir kırılmayı hatırlamak ve bugün o kırılmanın bende bıraktığı izi görünür kılmak için yazdım.

    Eğer bu yazı bir öğretmenin yarın sınıfa girdiğinde bir an durup,

    “Acaba bunu başka nasıl anlatarak daha kapsayıcı olabilirim?”

    diye düşünmesine vesile olursa, benim için amacına ulaşmış olacaktır.

    Tüm öğretmenlerin emeğine saygıyla.

  • Yolda Olmak

    Fortis fortuna adiuvat — yani “Talih cesurdan yanadır” sözünü John Wick isimli karakterin sırtında bir dövme olarak okuduğumda çok etkilenmiştim. Karakterin temel özelliğinin “saf irade” olması ise beni hayata dair anlamlı bir çıkarımda bulunmaya yöneltti. John Wick, bir yola çıktığında prensipleriyle, asla vazgeçmeyi düşünmemesiyle ve ciddiyetinden ödün vermemesiyle yaşama dair önemli ipuçları verdi.

    Nazım’ın da ifade ettiği gibi, “yaşamayı ciddiye alacaksın.” Yüreğinden taşan ve seni yola çıkmaya sevk eden bir yaşam amacın olacak. Kendi bencilliğinin dehlizlerinde kaybolmadan, çıkarsız ve karşılıksız bir erdemin peşine takılıp cesurca bir yola çıkacaksın. Hangi yol diye sorgulamadan, yolda olduğunun bilincini ve sorumluluğunu taşıyarak.

    Bir kere yola çıktı mı insan, yolda karşılaştıkları artık tesadüfi olmaktan çıkar. O yola çıkma cesaretini göstermenin ve o sorumluluğu taşımanın mükâfatlarıdır. Çünkü önemli olan o erdeme ulaşmak değil, onun peşine düşmektir. Önemli olan yolu tamamlayarak varmak değil, yolda olmaktır.

    Yolda olmak, yolda olduğunun farkındalığını taşıyarak doğayla ve insanlarla kurduğun etkileşimi hakkıyla yaşamaktır. Schopenhauer’in sarkacı ikileminde olduğu gibi, tatmin duygusunun sıkıcılığıyla tatmin olamamanın ızdırabı arasında gidip gelmek değildir yolda olmak. Aksine, bu ikileme düşmeden yolda olmanın sana sunduğu deneyimleri zamanın ve mekânın hakkını vererek yaşamaktır.

    Simyacı romanının bende oluşturduğu izlenim gibi, yolda olmak bir kendini keşfetme imkânı tanımakla birlikte bir olgunlaşma sürecidir aslında.

    Ben de böyle bir yola çıktım. Nereye varacağımdan ziyade, yolda karşılaşacaklarımla ilgileneceğim. Yoldan topladıklarımla erdemli bir yolculuğun izini süreceğim.

    Umarım yolda olmanın o heyecanını, anlamını ve farkındalığını tüm ihtişamıyla hissedebilirim. Umarım yolda olmanın verdiği hissi size dilim döndüğünce aktarabilirim.

    İyi yolculuklar.

  • Merhaba

    Uzun soluklu bir eğitim yolculuğunun zihnimde ve gönlümde bıraktığı tortuları paylaşma ihtiyacı doğduğu için buradayım. Bu yolculukta dokunduğum hayatlara, gözlemlediğim yaşanmışlıklara, sorguladıklarıma, doğru ve yanlış bildiklerime dair, mahremiyeti koruyarak ve etik ilkeler çerçevesinde, bazı notlar düşeceğim.

    Odak noktamız eğitim olsa da eğitimin dokunduğu hayata dair diğer temalardan da bahsedeceğiz. Umuyorum ki satır aralarında yaşantınıza değer katacak paylaşımlara denk gelirsiniz ve henüz farkında olmadıklarınız üzerine biraz düşünürsünüz.

    Biriktirdiklerimi sizinle paylaşırken zaman zaman yanılabileceğimi, sorgulayabileceğimi ve fikrimi geliştirebileceğimi de aklınızda bulundurunuz.