Cemal Süreya, ailesiyle birlikte bir yük vagonuyla Bilecik’e sürgün edildiğinde henüz yedi yaşındadır. Sürgünden kısa bir süre sonra annesini kaybeder. Eğitimi için izinsiz İstanbul’a gittiğinde ise çok geçmeden yeniden sürgün yerine gönderilir ve parasız yatılı okula kaydettirilir. Kendi deyimiyle artık hem sürgün, hem parasız, hem de yatılıdır.
Çektiği acılara rağmen hayata küsmez Cemal Süreya. İnsanlara da küsmez! Liseden itibaren şiirle kendini ifade etmeye başlar. Kendi deyimiyle, Doğu ve Batı edebiyatının çelişkisidir onun şiirleri ve henüz tamamlanmamıştır. 1944 yılında Dostoyevski’yi okuduğundan beri huzuru olmadığını söyler. Belki de o huzursuzluktur onu Cemal Süreya yapan.
Kısacası, küsmek yerine gülmeyi ve ağlamayı birlikte ele alarak hayatı tüm çelişkileriyle kucaklamıştır.
Cemal Süreya ile başlamamın nedeni, bir doğum sancısı olarak algıladığım huzursuzluk sürecini benzer bir çerçevede düşünmemdir. Kızımın doğumunda eşimin yaşadığı sancıları hatırladığımda, insanın tahammül sınırlarını önemli ölçüde zorlayan bir acıya tanıklık ettiğimi düşünüyorum. Ancak o acının sonunda bir mucizeye tanıklık etmenin verdiği mutluluk, hayatın vazgeçilmez çelişkilerine güzel bir örnek olsa gerek.
Aile içi huzursuzlukların ve sancıların ortasına doğmuş bir çocuk olarak, tüm savunmasızlığımla belirsizliği deneyimlerken aynı zamanda olgunlaştığımı çok sonraları fark ettim.
Annemin kronik hastalığını, babamın eve uğramamasını ve bunun yarattığı ekonomik güvencesizliği, huzursuzluğumu pekiştiren durumlar olarak hatırlıyorum. Evinize haciz gelmesi, eşyalarınızın gözünüzün önünde evinizden çıkarılması, sürekli ev ve okul değiştirmek zorunda kalmanız… Bunların herhangi bir çocuğun kolaylıkla kaldırabileceği türden travmalar olmadığını düşünüyorum.
Çocukken okul tatile girdiğinde istisnasız üzerime bir hüzün çöktüğünü hatırlıyorum. Her seferinde…
Nedenini şimdi daha iyi anlıyorum sanırım. Evde huzur ve sevgi yoksa insan huzuru ve sevgiyi dışarıda arıyor.
Her eylül ayında içimi okula başlayacak olmanın heyecanı kaplar, duygu yoğunluğum artardı. Şimdi anlıyorum ki kızımın adını Eylül koymamın nedeni bile bu ayın benim için huzura erme ayı olmasıymış meğer. Tek nedeni bu olmasa da en önemli nedenlerinden biri olduğu konusunda ısrarcıyım.
Ailemin beni maruz bıraktığı tüm travmalara rağmen onları suçlamak ya da yok saymak gibi bir hırsım olmadı hiç.
Küsmedim hayata ve aileme ama teslim olmadım da.
Öncelikle kendi ayaklarımın üzerinde durma fikrine tutundum. Eğitim sürecimi, kendi dünyamla sınırlı bir rasyonalite içinde, belirlediğim bir hedefe yönelttim. Ailemle bağımı koparmadan, onlardan görece uzak bir şehirde kendi rotamı çizmeye ve gelecekte huzurlu bir aile kurabilmeye adandım.
Kendimi ifade etmek için kitaplara tutundum, filmlerle ruhumu beslemeye başladım. Entelektüel açıdan var oldukça hayatı anlamlandırmaya ve kendimi daha iyi ifade etmeye başladım.
Ailem boşanma kararı aldığında henüz lisans ikinci sınıftaydım. Babamla restleşme biçiminde geçen son telefon konuşmamızın ardından bir daha onunla herhangi bir temas kurmadım.
Öldüğünü eşimden öğrendiğimde, onunla görüşmeyeli yaklaşık yirmi yıl olmuştu. Bir otobüs koltuğunda, karmaşık duygular içinde, içime içime ağladığımı hatırlıyorum. Ertesi gün mezarını ziyaret ettiğimde onunla helalleştim ve yaşanan her anı saygıyla geçmişe teslim ettim.
Cemal Süreya bir şiirinde, “Sizin hiç babanız öldü mü? Benim bir kere öldü, kör oldum.” demişti.
Ancak benim körlüğüm babamın yokluğunda yirmi yıl sürdü. O öldüğünde görmeye başladım.
Yirmi yıl boyunca rehberim yol göstermediği için yoluma çıkan birçok engeli göremedim ve olası tehlikeleri göze alarak adım atmak zorunda kaldım. Öldüğünde ise artık çok fazla hata yapmış, hatalarının bedelini fazlasıyla ödemiş biriydim.
Bu bir suçlama değil. Aksine, babanın bir çocuğun hayatında ne kadar etkili bir role sahip olabileceğinin göstergesi olduğunu düşünüyorum.
Ailem boşanma kararı aldıktan sonra hem kardeşime babasıymışım gibi göz kulak olmaya hem de annemin kaygılarını bir eş gibi yatıştırmaya mecbur kaldım.
O kadar büyük sorumluluklardı ki bunlar…
Bir cuma namazı esnasında, herkes secdedeyken kendimi rükûda kaskatı kesilmiş hâlde buldum. Camiden kaçma isteğimin nedenini çok sonraları, bir psikiyatristin karşısında, o gün panik atak geçirdiğimi öğrendiğimde anlayacaktım.
Yine de küsmedim.
Bir akademisyen olmak ve entelektüel birikimimi değerlendirmek istiyordum.
Hacettepe Üniversitesi yüksek lisans mülakatında jüri üyelerini etkileyip tam puanla kabul edildiğimde sevinçten bulutlara dokunmak üzereydim. Ancak çalıştığım kurumun Ankara’ya gitmeme izin vermemesi ve maddi açıdan bağımlı olmam nedeniyle bir hayal kırıklığı daha yaşadım. Üstelik çok geçmeden söz konusu işyerinden kovulmam da cabası oldu.
O işyerinde öğretmenliğe ve hayata dair çok şey öğrendim. Öğrenmeyi öğrenme sürecim de orada başladı.
Hacettepe Üniversitesi ise hayalini kurduğum okuldu. Ankara da yaşamaya heveslendiğim ender şehirlerden biriydi. Orada olmak, entelektüel ve maddi kazanımlarım açısından bulunmaz bir nimetti.
Ama olmadı.
O şehirden ne zaman geçsem içimde bir burukluk, boğazımda bir düğüm hissederim.
Durmadım.
İstanbul Üniversitesi yüksek lisans mülakatını da kazandım. Kök salamasam da doktoramı burada tamamladım.
Beyazıt, Süleymaniye, Fatih, Sultanahmet, Eminönü, Karaköy, Sirkeci, Harem…
Adım adım arşınladığım mekânlar…
Şehir şehir geçimimi sağlamak, aileme bakmak ve akademik hayatımı sürdürmek için çabalamaya devam ettim.
Sonunda doktoramı tamamladığımda içimde tarifsiz bir mutluluk vardı. Eşimin, uzayan akademik hayatımı tamamlamamda çok önemli bir payı olmuştu.
Tezi bitirmek benim için gerçekten imkânsız bir noktaya gelmişti. Bir an, kütüphanemdeki bütün kitapları yere devirdiğimi hatırlıyorum.
Ya bu kitapları yakacaktım ya da tek tek raflara dizip o tezi tamamlayacaktım.
İkincisini tercih ettim.
Bir ramazan ayında, her iftardan sonra tezimi yazmaya başlıyor ve sabah yediye kadar çalışıyordum. Eşimi işe uğurladıktan sonra uyuyordum. Bu rutin üç ay boyunca devam etti ve sonunda tezimi tamamladım.
Ancak tezimi savunmak için üniversiteye başvurduğumda, kısa süre önce değişen bir prosedürü yerine getirmediğim gerekçesiyle enstitü kararıyla ilişiğimin kesildiğini öğrendim.
O kadar büyük bir hayal kırıklığına uğramıştım ki…
Yine de pes etmedim. Kararın haksız olduğunu savundum ve sonunda kurula kabul ettirerek üniversiteye geri alındım.
Çok şükür, tez savunmamı da tamamlamış ve doktoramı bitirmiştim.
Evliliğimizin meyvesi olan kızım Eylül de doğmuştu.
On sekiz yaşımdayken evlenmeyi, bir kızım olmasını ve kızımın adının Eylül olmasını istemiştim. Geç de olsa kızım olmuş ve adını Eylül koymuştum.
Eylül doğar doğmaz gözlerini açıp bana bakmış, sanki “Ben geldim, hazır ol!” demişti.
Doktor kontrolünü tamamlayıp omzuma dokunduğunda oturup ağladığımı hatırlıyorum.
Ve pandemi geldiğinde artık hem işsiz, hem vasıfsız hem de kimsesizdim.
Yine de küsmedim.

Bir yanıt yazın