Alice Harikalar Diyarında kitabının bir bölümünde şöyle bir diyalog geçer:
“Lütfen söyler misiniz, buradan hangi yöne gitmeliyim?”
“Bu, büyük ölçüde nereye varmak istediğine bağlı,” dedi Kedi.
“Neresi olduğu pek umurumda değil…” dedi Alice.
“O hâlde hangi yöne gittiğinin de bir önemi yok,” dedi Kedi.
“…yeter ki bir yere varayım,” diye ekledi Alice.
“Yeterince uzun yürürsen,” dedi Kedi, “bir yere varacağından emin olabilirsin.”
Lewis Carroll, Alice Harikalar Diyarında — özgün İngilizce metinden Türkçe aktarım.
Yetişkin olma yolunda yaş alan biri olarak bu çocuk kitabını ilk okuduğumda bu diyalogdan çok etkilenmiştim. Açıkçası o dönemler geleceğime dair belirsizliğin hâkim olduğu, nereye doğru yöneleceğime karar veremediğim ve arafta kaldığım bir dönemdi. Kendime bir üniversite ve bölüm seçmeli, mezun olduktan sonra ne yapmak istediğimi belirginleştirmeliydim. Tabii o yaşımda geleceği öngörüp böyle bir karar almak, takdir edersiniz ki pek de kolay değildi.
Ancak kitaptaki bu diyaloğun verdiği cesaretle ailemden oldukça uzak, daha önce hiç görmediğim bir şehre gitmeye karar verdim. Bu şehirde depremin acıları hâlâ tazeydi ve fiziki koşullar kısıtlıydı. Görece iş bulma imkânı sınırlı olan ama oldukça ilgi duyduğum ve akademik olarak uzmanlaşmak istediğim bir bölümü tercih ettim. Kısacası kolay olmayacağını bildiğim bir yolu seçtim. En azından bir karar vermiştim ve kararımın arkasında durmalıydım.
Tabii ki hiç kolay olmadı.
Ailevi koşullarımın maddi ve manevi yönden istikrarsız olması, ikinci sınıfta çalışmak zorunda kalmama neden oldu. Henüz yaşadıklarımı anlamlandırabilecek kadar olgunlaşamadığım bir dönemde bazı ailevi sorumluluklar da üstlendim. Günde yaklaşık dört-beş saat uykuyla hem akademik hem de çalışma hayatına dair sorumluluklarımı yerine getirmeye çalışıyordum. Kendime ayırabileceğim zaman oldukça kısıtlıydı.
Bu sürecin üzerimde yarattığı baskı, elbette istemeden ve farkında olmadan hatalar yapmama ve edindiğim bazı değerlere sahip çıkamamama neden oldu. Ancak hatalarımla yüzleşebildiğim ve sahip olduğum değerleri anlamlandırabildiğim ölçüde hayatın farkına varmaya çalıştım.
Evet, yoğun ve yıpratıcı bir çalışma sürecindeydim ama çalışarak kazandığım parayla ilk saatimi almanın verdiği hazzı kelimelerle ifade etmek yetersiz kalacaktır.
Bugün geriye baktığımda beni yola çıkaran şeyin baştan belirlediğim hedef olduğunu söyleyebilirim. Fakat yürüdükçe, hedefe ulaşmak kadar yol boyunca karşıma çıkan hayatın ayrıntılarını fark etmenin de önemli olduğunu öğreniyordum.
Kendi bölümümde akademisyen olmayı ve uzmanlaşmayı çok istiyordum. Bununla birlikte, mecbur kalarak başladığım işimi de çok seviyordum ve orada kendimi geliştirme fırsatı buluyordum. Sürekli okuyor ve araştırıyordum. Yüksek lisans mülakatlarım bu sayede verimli geçmişti. Ancak çalışma koşullarımın ağırlığı lisansüstü eğitimimi uzatmama neden oldu ve doktora tezimi tamamladığımda birkaç yılımı fazladan feda etmiştim bile.
Elbette öngördüklerimizle gerçekleşenler her zaman örtüşmeyebiliyor.
Burada bir noktayı netleştirmem gerektiğini fark ettim. Hedeflerimiz olabilir ve onlara ulaşmayı arzulayabiliriz. Ancak hedefe kilitlenirken hayata dair bazı ayrıntıları kaçırma ihtimalimizi ne kadar dikkate alıyoruz? Hedefler yalnızca varmak istediğimiz yeri mi gösterir, yoksa yürürken hayatın ayrıntılarını keşfetmemize de yardımcı olabilir mi?
Hâlâ bir yere vardığımı iddia etmesem de bu yolda deneyimlediklerimin, sorguladıklarımın ve hissettiklerimin hayatın ta kendisi olduğunu düşünüyorum. Belki henüz hayallerime ulaşamadım ama onlara ulaşmaya çalışırken attığım bazı adımlardan tat almayı, bazılarından ise ders çıkarmayı ihmal etmedim. Çünkü o tatlar ve derslerdir aslında hayatı yaşanabilir kılan.
Gençken, yolun başında Alice’den ilhamla belirlediğim hedef bana hangi yöne doğru yürüyeceğimi göstermişti. Yıllar sonra geriye baktığımda ise o hedefin beni yalnızca bir yere ulaştırmak için değil, yürüdüğüm yolu ve o yolun bana sunduklarını fark edebilmek için de yola çıkardığını görüyorum.

Bir yanıt yazın